MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin Kıbrıs Türklüğü ve Ada’daki askeri varlığımız üzerine yaptığı son açıklamalar, sadece bir siyasi çıkış değil, aynı zamanda tarihsel bir hakikatin ve millî bir duruşun ilanıdır.
Devlet Bahçeli’nin “Türk askerinin Ada’daki varlığını tartışmaya açanlar, Rum-Yunan ikilisinin yol açtığı zulmü bilinçli olarak hasıraltı etmektedir” sözleri, Akdeniz’deki jeopolitik dengelerin ve Kıbrıs Türk halkının güvenliğinin temel kolonlarını işaret etmektedir. Bu görüş, sadece bir savunma stratejisi değil, geçmişin acı tecrübelerinden süzülüp gelen bir zorunluluktur.
Tarihsel Hafıza ve “Hasıraltı Edilen” Gerçekler
Bahçeli’nin vurguladığı en önemli noktalardan biri, geçmişte yaşanan zulmün unutturulmaya çalışılmasıdır. Kıbrıs meselesini 1974 Barış Harekâtı ile başlatanlar, aslında 1963 ile 1974 yılları arasında yaşanan Kanlı Noel ve EOKA terör örgütünün Kıbrıs Türklerine yönelik sistematik katliamlarını görmezden gelmektedir.
1974 Öncesi ve EOKA Zulmü
Kıbrıs Türk halkı, 1960’lı yıllarda gettolara hapsedilmiş, en temel insani haklarından mahrum bırakılmış ve fiziksel bir yok oluş tehdidiyle karşı karşıya kalmıştır. Eğer bugün Ada’da huzur ve barıştan bahsediliyorsa, bu durum doğrudan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin garantörlük haklarını kullanarak gerçekleştirdiği müdahale sayesindedir. Zulmü hasıraltı etmek isteyen odaklar, aslında Kıbrıs Türkünü yeniden savunmasız bırakmayı amaçlamaktadır.
Brüksel mi, Ankara mı? Egemenlik Meselesi
Bahçeli’nin “Kıbrıs Türklüğüne istikamet tayin edecek irade, Brüksel’de değildir” ifadesi, Avrupa Birliği’nin Kıbrıs konusundaki taraflı tutumuna karşı en net yanıttır. AB, 2004 yılında Annan Planı’na “Hayır” diyen Rum kesimini tek taraflı olarak üyeliğe kabul ederek, Kıbrıs meselesinde tarafsızlığını tamamen yitirmiştir.
AB’nin Kıbrıs Politikasındaki Çifte Standartlar
Brüksel merkezli politikalar, genellikle Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) maksimalist taleplerini destekler niteliktedir. Ancak unutulmamalıdır ki, Kıbrıs meselesi bir AB iç meselesi değil, uluslararası antlaşmalarla sabitlenmiş bir garantörlük meselesidir. Kıbrıs Türk halkının kaderi, Avrupalı bürokratların masalarında değil; Kıbrıs Türkünün öz iradesi ve Türkiye’nin stratejik kararlılığı ile çizilmektedir.
İki Devletli Çözüm ve Millî İrade
Artık federasyon temelli çözümlerin tükendiği, gerçekçi olanın “İki Devletli Çözüm” olduğu bir döneme girilmiştir. Egemen eşitlik temelinde bir çözüm isteniyorsa, bu iradenin kaynağı Lefkoşa ve Ankara’dır. Brüksel’den gelecek telkinlerin Türk milletinin millî menfaatleriyle bağdaşmadığı her fırsatta görülmüştür.
Türk Askerinin Varlığı: Bir Güvenlik Sigortası
Türk askeri Ada’da işgalci değil, barışın teminatıdır. 1974’ten bu yana Ada’da tek bir kurşun atılmamış, her iki tarafta da kan dökülmemiştir. Askerin varlığını tartışmaya açmak, Ada’yı yeniden 1974 öncesi kaotik ve kanlı günlere döndürmek isteyenlere kapı aralamaktır.
Mavi Vatan stratejisinin ayrılmaz bir parçası olan Kıbrıs, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hak ve menfaatlerinin de kalesidir. Bu kaleden asker çekmek veya savunma gücünü zayıflatmak, sadece Kıbrıs Türklerini değil, Türkiye’nin egemenlik haklarını da tehlikeye atmak demektir.
Sonuç
Devlet Bahçeli’nin açıklamaları, Kıbrıs davasının kişisel veya geçici bir siyasi konu olmadığını, devletin bekası ile doğrudan ilintili olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Tarihsel zulmü unutanlar ve istikameti yabancı başkentlerde arayanlar, her zaman Türk milletinin millî iradesine çarpacaktır. Kıbrıs Türk’tür, Türk kalacaktır ve bu gerçeğin en büyük güvencesi kahraman Türk askeridir.

Yorumlar kapalı.