Savaşları anlatırken unuttuğumuz şey: İnsan
Cem Yılmaz’ın bir gösterisinde yaptığı kısa bir anlatım üzerinden başlayan düşünce, aslında tarihin en ağır sorularından birine dokunuyor: Savaşları neden çoğu zaman kazananlar ve kaybedenler üzerinden anlatıyoruz da insanların yaşadığı acıları unutuyoruz?
“Merdivenden tırmanıyorsun, yukarıdan kızgın yağ döküyorlar” sözünün ardından gelen kısa bir duraksama ve “Acır ya” ifadesi, salonda önce gülüşmelere, ardından sessizliğe dönüşen bir an yaratıyor.
Çünkü savaşın gerçeği bazen tek bir kelimeye sığabiliyor: Acı.
Tarih kitaplarında sayılar var, insanların sesi yok
İstanbul’un 1453 yılında fethini anlatırken orduları, surları, topları ve stratejileri konuşuyoruz. Çanakkale’yi anlatırken cepheleri, komutanları ve zaferi hatırlıyoruz. Sarıkamış denildiğinde ise büyük bir askeri felaketin adını biliyoruz.
Fakat bütün bu büyük tarih başlıklarının içinde tek tek insanların yaşadığı korku, özlem, çaresizlik ve kayıp çoğu zaman arka planda kalıyor.
Oysa tarih yalnızca devletlerin ve orduların tarihi değildir.
Tarih aynı zamanda evinden ayrılan bir askerin, oğlunu bekleyen bir annenin, savaşın ortasında kalan bir çocuğun ve bir daha dönmeyecek bir yakınının hikâyesidir.
1453’ten Çanakkale’ye aynı gerçek
1453’te İstanbul surlarının önünde savaşan insanlar için savaş, bugün kitaplarda gördüğümüz birkaç sayfalık bir olay değildi.
Onlar için savaş; korku, bekleyiş, belirsizlik ve hayatta kalma mücadelesiydi.
Çanakkale’de de durum farklı değildi. Cephedeki asker açısından savaş, haritalar üzerinde çizilen bir cephe hattından çok daha fazlasıydı. Binlerce insan ailesinden uzakta, ne zaman biteceğini bilmediği bir mücadelenin içindeydi.
Sarıkamış’ta da tarih yalnızca bir seferin adı değildir. Aynı zamanda ağır şartlarla mücadele eden insanların yaşadığı büyük bir trajedinin hatırasıdır.
Tarihin kazananı olabilir, acının kazananı olmaz
Savaşların sonunda siyasi olarak kazananlar ve kaybedenler ortaya çıkabilir.
Topraklar el değiştirebilir. Yeni devletler kurulabilir. Eski devletler yıkılabilir. Komutanların isimleri tarihe geçebilir.
Ama acının milliyeti yoktur.
Bir savaş meydanında Türk de acı çekebilir, Rum da. Arap da, Ermeni de, Balkan halklarından biri de…
Çünkü savaşın ortasında kalan insan için önce kimlik değil, insan olmak vardır.
Bir annenin çocuğunu kaybetmesi hangi milletten olduğuna göre değişmez.
Bir insanın korkması, özlemesi veya evine dönmek istemesi de bayraklara göre şekillenmez.
Tarihi unutmamak, sadece zaferleri hatırlamak değildir
Geçmişi anlamanın en önemli yollarından biri, savaşların yalnızca askeri sonuçlarını değil, insan üzerindeki etkilerini de hatırlamaktır.
Çünkü geçmişte yaşanan acıları anlamak, gelecekte aynı acıların tekrarlanmasını önleme konusunda bize önemli bir sorumluluk yükler.
Tarih kitaplarında komutanların isimleri, savaşların tarihleri ve sonuçları yazabilir.
Ama tarihin görünmeyen tarafında milyonlarca insanın sessiz hikâyesi vardır.
Belki de bu yüzden bir savaş anlatılırken bazen bütün büyük cümlelerin yerine iki kelime yeter:
“Acır ya.”
Ve insan, o anda tarihin yalnızca savaşlardan değil, insanlardan oluştuğunu yeniden hatırlar.

Yorumlar kapalı.