İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı hedef alarak Osmanlı Devleti ve Türkiye üzerinden yaptığı açıklamalar, sadece bir dış politika polemiği değil, aynı zamanda derin bir tarihsel revizyonizm çabasıdır.
Netanyahu’nun, Osmanlı Devleti’nin Filistin topraklarındaki 400 yıllık yönetimini “kötü” olarak nitelendirmesi ve Erdoğan’ın “Osmanlı’yı yeniden inşa etmek istediği” iddiası, kendi siyasi sıkışmışlığının bir dışa vurumudur. Bu makalede, Netanyahu’nun iddialarının neden tarihsel gerçeklerle bağdaşmadığını ve bu söylemlerin arkasındaki asıl amacı inceleyeceğiz.
Tarihsel Gerçek: “Pax Ottomana” ve Bölgesel Huzur
Netanyahu’nun “kötü yönetim” iddiası, Orta Doğu tarihçilerinin genel kabulü olan Pax Ottomana (Osmanlı Barışı) kavramıyla taban tabana zıttır. Osmanlı Devleti, 1517’den 1917’ye kadar Filistin topraklarında hüküm sürerken, bölge bugün mumla aranan bir istikrar ve dinsel hoşgörü iklimi içindeydi.
Kudüs’te Dinlerin Kardeşliği
Osmanlı idaresi altında Kudüs; Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler için kutsal bir sığınaktı. Padişahların çıkardığı fermanlarla her dinin ibadet özgürlüğü güvence altına alınmış, “Statüko” yasalarıyla kutsal mekanlardaki denge korunmuştur. Bugün Netanyahu hükümetinin uyguladığı ayrımcı politikaların aksine, Osmanlı dönemi Filistin’i hiçbir zaman sistematik bir etnik temizlik veya apartheid rejimi görmemiştir.
Yönetim Modeli ve Sosyal Adalet
Osmanlı Devleti, bölgeyi yerel dinamikleri gözeterek yönetmiştir. Bölgedeki aşiretler ve dini liderler, merkeze bağlı ancak kendi iç işlerinde özerk bir yapıya sahipti. 400 yıl boyunca bölgede büyük çaplı mezhep savaşlarının veya kitlesel sivil ölümlerinin yaşanmaması, Netanyahu’nun “kötü yönetim” tezini çürüten en büyük kanıttır.
Netanyahu’nun “Yeni Osmanlıcılık” Korkutması
Netanyahu’nun, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı “Osmanlı’yı inşa etmek istemekle” suçlaması, Batı dünyasına yönelik bir algı operasyonudur. Bu söylem, Türkiye’nin bölgesel bir güç olarak yükselişinden duyulan rahatsızlığın bir yansımasıdır.
Türkiye’nin İnsani Diplomasisi
Türkiye’nin bugün Gazze ve Filistin meselesindeki dik duruşu, emperyal bir yayılmacılık değil, tarihi bir sorumluluk ve insani bir görevdir. Erdoğan’ın “Dünya beşten büyüktür” vizyonu, Osmanlı’nın mirası olan adalet anlayışının modern dünyaya uyarlanmış halidir. Netanyahu, bu adalet arayışını bir “tehdit” gibi göstererek uluslararası toplumda Türkiye’yi marjinalleştirmeye çalışmaktadır.
Siyasi Sıkışmışlık ve Hedef Şaşırtma
Hakkında yolsuzluk davaları bulunan ve Gazze’deki operasyonlar nedeniyle Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) tarafından savaş suçlusu olarak yargılanma riskiyle karşı karşıya olan Netanyahu, dikkatleri başka yöne çekmek zorundadır. Türkiye’yi hedef almak, onun için hem iç siyasette aşırı sağcı tabanını konsolide etme hem de dış dünyadaki imajını “radikal bir güce karşı savaşan lider” olarak pazarlama aracıdır.
Siyonist İdeolojinin Tarih Nefreti
Netanyahu’nun Osmanlı nefretinin bir diğer sebebi de, Osmanlı’nın siyonist yerleşim planlarına karşı gösterdiği dirençtir. II. Abdülhamid Han’ın Filistin topraklarını satmayı reddetmesi, bugün hala modern İsrail siyasetinin aşamadığı bir tarihsel engeldir.
Sonuç: Tarih Kirli Siyasete Alet Edilemez
Netanyahu’nun açıklamaları, tarihi gerçekleri tahrif ederek bugünkü zulmü meşrulaştırma çabasından başka bir şey değildir. 400 yıl boyunca barış içinde yaşayan bir coğrafyayı, son 75 yılda kan ve gözyaşına boğan bir zihniyetin tarih dersi vermeye kalkışması trajikomiktir. Özetle:
- Osmanlı Devleti, Filistin’de sömürgeci değil, koruyucu bir güç olmuştur.
- Türkiye’nin bugünkü dış politikası, bölge halklarının huzurunu ve egemenliğini savunmaktadır.
- Netanyahu’nun saldırgan üslubu, kendi siyasi sonunu geciktirme çabasıdır.
Tarih, kimin adaletle hükmettiğini ve kimin insanlık suçu işlediğini çoktan kaydetmiştir. Türkiye, bu hakikatleri haykırmaya devam edecektir.
Sıkça Sorulan Sorular
En Son Tv sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.
