Sibel K. Türker’in ‘Cennette Gibiyim’ adlı romanı 2025 Duygu Asena Roman Ödülü’ne değer görüldü. 2013’te de ‘Hayatı Sevme Hastalığı’yla aynı ödülü alan yazar, kadına şiddet konusunda “Dayanışma kaçınılmaz. Çıta yükseltmemiz lazım. Yoksa savruluyoruz, tenhada kıstırılıyoruz, katlediliyoruz. Bu bir sınavsa sınıfı geçebilmemiz lazım” diyor.Doğan Kitap’ın Duygu Asena’nın fikirlerini yaşatmak ve genç kuşaklara aktarmak için 2007’den bu yana düzenlediği Duygu Asena Roman Ödülü bu yıl ‘Cennette Gibiyim’ romanıyla Sibel K. Türker’in oldu. Roman kadın cinayetinin gölgesinde büyüyen, sevmekten korkan ama bir yandan da sevilmek isteyen Temenni’nin hikâyesini çarpıcı biçimde anlatıyor. Yazarla kitabını, ‘çok sevdim’ bahanesiyle işlenen kadın cinayetlerini konuştuk.
Bu ödül sizin için ne anlam ifade ediyor?
Büyük bir sevinç ve onur duydum açıkçası. Kendi edebiyatımın seyri açısından doğru yolda olduğumu hissettirdi ikinci ödül. Duygu Asena fikirleriyle, yaşamıyla, kitaplarıyla öncü bir kadındı. Türkiye’de kadın hareketi denilince ilk akla gelen isimlerdendi. Onun adını yaşatan ve 18’inci yılına giren bu ödülü almak beni gönendirdi.
‘Cennette Gibiyim’ romanınız
Temenni’nin çocukluğunu düşündüğü cümlelerle başlıyor. Siz nasıl bir çocuktunuz? Çocukluğunuza dönmek ister miydiniz?
Uysal, sessiz ve içedönük bir çocuktum. Kendimle, hayallerimle, kurduğum dünyayla mutluydum diyelim. Sonradan dış dünyanın etkisi altına girince bir parça mutsuz oldum ve bu mutsuzluk ergenlik çağlarımda da sürdü, 20’li yaşlarda ‘Bulantı’ (Jean-Paul Sartre) romanının kahramanı gibiydim. Çünkü gerçek, vurucu, dayatıcı bir dünyayla karşılaştım, benlik duygum bir parça yara aldı bu savaşta. Kendi halime bırakılmadım ki! Ne çocukluğuma ne de gençliğime dönmek isterim. Bulutsuzluk Özlemi’nin bir şarkısı var, ‘Yazdığımı baştan yazamam’ diyor sözlerinde. Hislerimi güzel özetliyor. Başa dönsem ne üniversite okurdum ne başka bir şey olurdum ve bu kitapları da yazamazmışım gibi geliyor.
‘Cennete Gibiyim’i yazma süreciniz nasıldı? Hiç kelimeler yetmiyor gibi bir hisse kapıldığınız oldu mu?
Yazma süreci yavaş ama kararlı adımlarla ilerledi. Baştan itibaren ne yaptığını bilen birinin edasıyla yazdım romanı; bölümleri, kişileri ya da metnin dilini hemen hemen hiç değiştirmedim. Sanki yalnızca kafamda kurduğum şeyi kelimelere geçiriyor gibiydim. Kelimeler yetiyordu, hatta bazen taşıyordu da. Kendimi bıraksaydım bir bu kadar daha yazacaktım. Ama ben edebiyatta ekonomiyi seviyorum galiba. Fazla savrulmadan, uzatmadan hikâyeyi bitirebildim.
Kadın cinayetlerinde ‘çok sevdim’ bahanesine sığınılmasının arka planında sizce neler var? Erkeklerin kıskançlığı ya da kuşkusuyla işlenen suçların ‘tutkulu aşk’ başlığı altında meşrulaştırılmasına dair düşünceniz nedir?
‘Çok sevdim’ düzmece bir ifade. Dediğiniz gibi kullanışlı bir bahane de oldu erkekler için sanırım. Bence çok sevmediler; çok çok hınç, nefret duydular, öç almak istediler. Yakın zamana kadar ‘aşk cinayeti’ olarak ifade edilen bu hal, kadın örgütlerinin çabalarıyla ‘kadın cinayeti’ adını aldı ve öyle anılmaya başladı. Çünkü “Aşk cinayetlerini durdurun” gibi bir hareket zaten olamazdı. Bu cinayetler münferit birer vaka değil. Planlı, programlı ve örgütlü suçlar. Bu korkunçluğa aşk adının yakıştırılması da ayrıca ürkütücü.
“Bir cam bardak gibi kırılmaktan korkarak kenarda durup duracağıma, öne atılıp tarihi yeniden yazabilirdim…” Bu cümle özellikle dikkatimi çekti. Kitaplarınızla okurda nasıl bir farkındalık yarattığınızı düşünüyorsunuz?
Farkındalık yarattığımı umuyorum diyelim. Yazarların ve kitaplarının toplumda zannedildiği kadar etkisi olduğunu düşünmüyorum. Hele de bizimkinde… Siyasiler çıkar bir cümle laf eder, yer yerinden oynar; biz sayfalarca yazarız, olağanmış gibi soğukkanlılıkla karşılanır. Oysaki kitap yazmak olağan bir şey değildir.
Kadın ve erkek okurlardan kitapla ilgili duyduğunuz ve sizi etkileyen yorumlar var mı?
Aldığım geri dönüşlerde kitabın anlatımının çok sert olduğu söylendi. Kadınlar da böyle düşünüyor işin ilginci. Sanki çok pamuk şeyler yaşıyormuşuz gibi. Demek ki okur kafasında kitap ve hayatı ayırıyor. Ben böyle anladım.
Romanda Temenni’nin annesi, babası tarafından katlediliyor. 14 yaşında bir çocuğun böyle bir trajediden sonra yaşadıklarını anlatırken kadın dayanışmasının, bilgiye tutunmanın, anlam aramanın altını çiziyorsunuz…
Ben ve benim gibi düşünen hak savunucuları diyor ki; erkekler örgütlü, bu toplum ataerkillikte örgütlü, cinayetler bu örgütlü yapı adına ve onun desteğiyle işleniyor. Kadınlar yalnız ve savunmasız. O zaman dayanışma kaçınılmaz. Çıta yükseltmemiz lazım, bu bilgiyi alabilmemiz lazım. Bu toplumdaki kadınlar için bu bir temel eğitim meselesidir. Yoksa savruluyoruz, tenhada kıstırılıyoruz, katlediliyoruz. Bu bir sınavsa sınıfı geçebilmemiz lazım.
Son olarak yazmak sizin için ne ifade ediyor? Bir dayanışma biçimi diyebilir miyiz?
Hayali bir okurla dayanıştığımı düşünüyorum yazarken. İsmi cismi belirsiz, soyut bir şey benim için okur. Yazarken karşı sesi, itirazı duyamıyoruz tabii. Ama zaten de duymamalıyız ki sanatımızı yapalım. O okurken, ben de yazarken anlam üretiyoruz. Hoş ve karşılıklılık içeren, sonunda da reverans yaparak dansı bitirdiğimiz bir süreç. Ancak bu kitap sanki biraz daha benimseme, yanında durma istiyor gibi.
‘Evde ocak yanıyorsa…’
Çok kadınlı bir ortamda büyümüşsünüz. Bu durum kitaplarınıza ve hayatınıza nasıl yansıdı?
İşte o hayatımın mucizesi oldu. Yoksa her şey enikonu eksik, tatsız olacaktı. Ben büyürken evimizdeki erkek etkisi az ve tatsızdı. Hayatı sürdüren, şekillendiren hep kadınlardı. Örgülü, dikişli, sohbetli, saksı çiçekli ve ille de tencere yemekli bir evde büyümek beni hayata bir parça ısındırdı. Gerçekten de evde ocak yanıyorsa umut vardır.
En Son Tv sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.




