
Kararlarımızı Kim Yönetiyor?
Son yazımda Daniel Kahneman’ın zihin haritasına yakından bakacağımızı söylemiştim. Bu yazımda esin kaynağım, yazarın “Hızlı ve Yavaş Düşünme” kitabı oldu.
Kahneman’ın zihinsel yaşama dair betimlediği iki sistem nedir?
Sistem 1 hızlı çalışır, sezgiseldir. Sistem 2 ise yavaştır, analiz yapar. 2. Sistemin işleyişi genellikle öznel deneyimlerle ilişkilendirilir. Peki hayatımızı hangisiyle yönetiyoruz? Aslında ikisiyle birden. Sistem 2’nin en önemli görevlerinden biri, Sistem 1’in dürtülerini frenlemektir. Yani özdenetim, Sistem 2’nin işidir.
O hâlde her kararı Sistem 2’ye bıraksak olmaz mı? Ne yazık ki olmaz. Sistem 2, en basit rutin kararlarda bile Sistem 1 kadar hızlı ve verimli değildir. Her şeyi ona devretsek, sürekli tetikte ve kaygılı yaşarız. Yapılabilecek en akıllıca şey, iki sistem arasında bir denge kurmaktır. Hata riskinin yüksek olduğu anları tanımayı öğrenmeli, o anlarda biraz daha fazla çaba göstermeliyiz.
Bu iki sistem arasındaki dengeyi en çok bozan kavramlardan biri, çıpa etkisidir.
Süpermarkete girdiniz. Almak istediğiniz çikolata yüzde on beş indirimli. Rafta bir not var: “Kişi başı on adetle sınırlıdır.” Bir başka gün aynı rafta farklı bir yazı görüyorsunuz: “Kişi başına sınır yoktur.” Muhtemelen sınır konulan günde “on” rakamını çıpa gibi kullanıp alım miktarını ayarlarsınız. Oysa gerçek ihtiyacınız değişmedi. Araştırmalar da sınır konulan günlerde müşterilerin neredeyse iki kat daha fazla çikolata satın aldığını gösteriyor.
Bu etkiyi borsaya uyarlayacak olursak, bir hisseyi 50 liradan aldınız diyelim. Fiyat 30 liraya düştü. Aklınızdaki referans hâlâ 50 lira. “Yeniden 50’ye çıkarsa satarım” diye düşünürsünüz. Oysa şirketin bugünkü gerçek değeri, sizin alış fiyatınızla ilgilenmez. Çıpanız, kararınızı gölgeliyordur.
Çıpa etkisinin hemen yanına oturan bir başka kavram var: kayıptan kaçınma.
Kahneman ve Tversky’nin bulduğu en çarpıcı sonuçlardan biri şu: İnsanlar bir şeyi kazanmanın verdiği mutluluktan çok, aynı şeyi kaybetmenin verdiği acıyı hissediyor. Üstelik bu iki duygu eşit ağırlıkta değil.
Yüz bin lira kazanmanın mutluluğu, yüz bin lira kaybetmenin acısını dengelemiyor.
Bunun borsadaki yansıması “dispozisyon etkisi” diye biliniyor. Bu kavram davranışsal finans literatüründe en sık rastlanan ve portföylere zarar veren bilişsel yanılgılardan biridir.
Örneğin, elinizde iki hisse senedi var. Biri kâr ediyor, diğeri zararda. Hangisini satarsınız? Çoğu yatırımcı kârdaki hisseyi satar, zarardaki hisseyi elde tutmaya devam eder. Mantık şöyle işler: Kârı satarsam kazancımı garantiye alırım. Zararı satarsam, kaybımı da resmileştirmiş olurum. Oysa yapılması gereken çoğu zaman tam tersidir; zarar eden hissenin gelecekte de zarar ettirmeye devam edip etmeyeceğine bakmak gerekir, geçmişte ne kadar kaybettiğimize değil.
Kayıptan kaçınmayla iç içe geçen bir başka kavram, çerçeveleme etkisidir.
Aynı bilgi, farklı şekilde sunulduğunda farklı tepkiler doğurur. Kahneman ve Tversky’nin ünlü deneyinde katılımcılara bir hastalık senaryosu anlatılıyor. Birinci grup şu bilgiyi alıyor: “Bu tedaviyle 600 kişiden 200’ü kurtulacak.” İkinci grup ise aynı bilgiyi şöyle alıyor: “Bu tedaviyle 600 kişiden 400’ü hayatını kaybedecek.” Matematiksel olarak iki cümle birebir aynı. Ama birinci grup tedaviyi çok daha olumlu karşılıyor, ikinci grup ise çok daha temkinli davranıyor.
Yatırım dünyası da bu çerçevelerle doludur. Bir fonun tanıtımında “son beş yılda yüzde altmış getiri sağladı” yazması ile “son beş yılda ortalama piyasa endeksinin yüzde iki altında kaldı” yazması, aynı fonu anlatıyor olabilir. Ama birinci cümle sizi cezbeder, ikincisi şüpheye düşürür. Rakam değişmez, çerçeve değişir; yatırımcının tepkisi de çerçeveye göre şekillenir.
Aşırı Özgüven: “Ben Bilirim” Tuzağı
Çıpa, kayıp korkusu ve çerçeveler zihnimizi dışarıdan şekillendirirken, bazen asıl tuzağı kendi elimizle kuruyoruz. Bunun adı: aşırı özgüven.
Kendine aşırı güvenen bir yatırımcı, riski olduğundan küçük görür. Elindeki portföyün getirisine öyle bir inanır ki, gerçekte ne kadar riskli bir yolda olduğunu fark edemez ve riski görme becerisi körelir.
Sürü Psikolojisi: Herkes Koşuyorsa Bir Bildiği Vardır mı?
Aşırı özgüven bizi kendi sezgimize fazla bağlarken, tam tersi bir eğilim de pusuda bekler: başkalarının peşinden gitmek.
Bir hisse aniden yükselmeye başladığında, etrafta bir telaş oluşur. “Herkes alıyor, ben neden almayayım” düşüncesi devreye girer. Oysa kimse neden aldığını tam olarak bilmiyordur; sadece başkalarının hareketini takip ediyordur.
Sürü psikolojisi tam olarak bu: Kendi analizimizi bir kenara bırakıp, çoğunluğun ne yaptığına bakarak karar vermek.
Bu davranışın sonuçları piyasada büyük dalgalanmalara yol açar. Bir hisseye aşırı talep birikir, fiyat gerçek değerinin çok üzerine çıkar. Sonra bir haber, bir söylenti, hatta küçük bir tereddüt yeter; aynı kalabalık bu sefer tersine döner, satış dalgası başlar. Fiyat hızla düşer. Ne çıkışın ne de düşüşün, şirketin gerçek değeriyle çok bir ilgisi vardır aslında.
Peki Bu Bilgiler Ne İşimize Yarar?
Tüm bu kavramları öğrenmek, “artık hiç hata yapmayacağım” anlamına gelmiyor elbette. Ancak bizlere farkındalık kazandırıyor. Zihnimiz bu kısayolları kullanmaya devam edecek, çünkü onlar günlük hayatta işimizi kolaylaştırıyor. Ama en azından hangi anda hangi tuzağa düştüğümüzü fark edebiliyorsak, bir adım öndeyiz demektir.
Bugün finansal danışmanlık dünyasında da bu farkındalık giderek önem kazanıyor. Portföy yöneticileri artık sadece rakamlara değil, müşterinin davranış eğilimlerine de bakıyor. Çünkü bir yatırımcının en büyük düşmanı bazen piyasa değil, kendi zihnidir.
Belki de yapılması gereken en basit şey şu: Bir karar vermeden önce durup sormak. “Bu kararı neden veriyorum? Gerçek bir analiz mi bu, yoksa bir çıpaya mı, bir sürüye mi, kendi özgüvenime mi kapılıyorum?” Bu soruyu sormak bile, çoğu zaman daha sağlıklı bir karara giden ilk adım oluyor.
“Piyasada doğru ya da yanlış olmanızın bir önemi yoktur.
Aslolan doğruyken ne kadar para kazandığınız,
yanlışken ne kadar kaybettiğinizdir.”
En Son Tv sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Yorumlar kapalı.